14 Mart 2008 Cuma

gece be gece

yine başladık işte dedirtiyor gece. ağlatıyor ama tam nedenini sormuyor söylemeyeceğimi bildiğinden. geceye,o koskoca tuvale bir sürü renk ,evet tüm renklerden çalmaya çalıştıkça kaçınılmaz son siyaha bakar buluyorum kendimi. bedenimden uzaklaşıyorum yavaş yavaş,adım adım.. önce bu banyonun dışına,sonra odanın, yurdun,şehrin… işe yaramıyor..yarı ıslak küçücük bir duş bölmesinde elinde kağıt kalem ,kulağında radyoyla daha neye olduğunu kendine bile anlatamazken ağlayan,22 yaşında kocaman bir kadın müsvettesi sitcomlara malzeme olabilecekken çok istesem bile gülemiyorum. onunla ağlayamıyorum da. bazen gereksiz duygusal bazen salak buluyorum onu kendime bakmadan. oysa ki ağrısı var bolca,okunuyor yüzünden,vücudundan,yarısının çıkmasını ojelerinin umursamamasından. ne bileyim akan burnunu koluna silmesinden,şampuanların ruhlarının olduğu bir an gelip kafasına doğru uçmasını beklemesinden,ağzındaki o garip tattan,damlayan suyun gözündeki akisinden..ağrısı var belli..ama..evet bu, düşüncenin, beynin korteksine yaptığı basınçtan ya da damar çeperine,kaynaklanan bir baş ağrısı. saçlarını avuçlamasından belli sürekli..ya da başını taşıyamamasından..kaldırıp atmak ister bakışlarından..belli hayatın sindiriminin ağır geldiği bir midenin ağrısı onu iki büklüm yapan,sigarasından uzak tutan..uykuyu unutturanlardan sadece biri..belli gece ilerledikçe yerinde saymasından…ne zaman bir başıma kalsam onu buluyorum karşımda,yanımda,sağımda,solumda,nerde isterse..bazen sessizce izlememi,bazen onunla ağlamamı,bazen saçını okşamamı,bazen ona kızmamı,bazen kafamı çevirip gitmemi,bazen evire çevire dövmemi istiyor. ağzına geliyor sindiremedikleri,kusamıyor üzerime…yatağına bile gitmiyor kusamadıkları kaçmasın diye genzine. o çok kıymetli kıçı uyuşup buz tuttukça,tepkisizce kımıldamıyor bile.. nereye kımıldayacak ki?banyo liflerinden tiksiniyor,duştan,sabundan,sudan…sırf temizlendiğini sanmasına yol açtıkları için. şiddetlenmiş olacak ki baş ağrısı,sıkıca kapatıyor göz kapaklarını,kirpikleri yok olana dek. ne fayda! sıktıkça artıyor basınç,dar geliyor kemik yığını. mideyle atışıyor beyin. bir o öne geçiyor bir diğeri burun farkı arayla.düzmece diyor biri..düzmece işin özü..0-3 yaş arası çocukların oynadığı bir oyun ismi gibi değil mi diyor şen kahkahalarıyla..şu yaptıklarının,gördüğünü sandıklarının hepsi düzmece..düz..me..ce!..ne gerek var bütün bunlara salak! uyu geçer başın,sabahta kahvaltı et adam gibi ne miden kalır ne bir şeyin. gül geç yahu! ne salaksın ya kendi kendine hüzün yaratıyorsun. daha neye ağladığını bile bilmiyorsun,ama ağlıyorsun içli içli . yav bırak ya!ama acıyor canı..sormaktan yorulduğundandır salmış bedeni de,ruhu da,dili de..hem gündüz boş ne varsa gecede var. uyursa gidecek bütün büyü. güneşle nasıl düşünülür bilmiyor ki.. ona karşı oturulur ancak gözlerin kapalı,serin bir şeyler içilir ne bileyim,düşünülmez. ne damlayan musluk ne diğerleri fark edilmez. şarap bile içilmez ki. sevmez ki sevişmeyi gün ışığında. belki utanır ruh denen şey,görünmeme sebebi budur.o dayanamaz sigarasına. bak ! izle yakacak şimdi. bak! gördün mü? yanıltmaz beni o. kendini bile yanıltamaz ki o..çürükler sızar ruhundan,ağır bir irin kokusu damlar ayak bileğinden,hep üşür ısınmaz buzdan tükürüğü… dişlerini sıkar farkında olmadan ağrıdan..dişeti sızlamaz kendi soğuğundan..oysa sıcak diğeri. yapış yapış,ıslak neşesi..damlacık halinde saçar çevresine..güzel kokar gülüşünde ortaya çıkan boyun kası..tutar yakasından insanın sevimli tınısı..bakar da ağlar gece diğeri ona..aklını seveyim yazanın..kaçanın,bu geceki hazanın..ağrısı dayanılmaz oldukça ekşir yüzü,duruşu,öpüşü..yağlanır o karakterinden zayıf saç telleri tutam tutam.. ceset kokar banyo buram buram..köküne dek yer tırnaklarını korkmadan,acı tadını duyamadan,hiçbir mikroorganizmayı umursamadan..yedikçe kavga başlar. bağırışlardan duyamaz kulağındaki radyoyu bile. kavgadan korkar ama yinede yer. susadıkça içer bir bir etrafındakilerin kanını ayaklı kadehte keyifle. kötüdür ama üzüleceğini bile bile yapar. bir de bile bile yapma sebebini bilse..kaynar suyla yıkar buz tutan kıçını,ama sadece onu..bulaşmasın ayak bileğinden sızan irine..ince ince aksın o,kokutsun küçücük duş kabinini. çılgınlar gibi arar iltihaplı yeri. ta ki iltihap dolu bir klozette boğulduğunu fark edip,sifona uzanamayıncaya kadar tokmak gibi,kemiksiz,minnacık,pis elleriyle..yorgun düşer herkes bu gece …tek tek ellerini sıkar onun,diğerinin,musluktan damlayan suyun,klozet kapağının,buz gibi mermerin,ayak bileğindeki sarımtırak izin..bir tek önünü ilikler gecenin huzurunda,düşmeden önce…

bir meleğin kanadına dokunmak

kuyunun içinde kalmış yalvaran kanadı kırık bir kuşun gözleri..
ya da kuş zannedilen bir melek ,kanatları çamur içinde ..
yardım etmek için gönderilmişken,
insanoğlunun kıymet bilmez doymak bilmez nefsi yüzünden yardıma muhtaç..
ancak bu ıssız ormana kaçabilmiş..
ağaçların bile ağladığı bu ormana..
kilometrelerce kaçmış soluk soluğa..
ölümsüzlüğüne rağmen..
ölümden başka korkulacak şeylerde var..
en başta insanlığın kin,nefret,bencillik,hırs,doyumsuzluk gibi duygularını yansıtan yüzü..
bir meleğin gözyaşları doldurmuş kuyuyu..
savaşlara ağlamış..kulağında acı hıçkırıklarıyla bir bebeğin..
sadece silah tutmuş ,bir çiçeğe bile dokunmamış ,bir kadının saçını okşamamış adam müsvettelerine ağlamış..
ihanetler görmüş sayısız.. zevki bencillik dışında bilmeyen insanların ihanetlerini..kendilerine bile ihanet ettiklerini görmüş..
maskeler görmüş.. iğrenç suratlarını gizleyerek yapılan sohbetlerden akan irini..
kesilen her dalından çığlıklarını duymuş ağaçların..doğanın intikam yeminlerini dinlemiş her yok olan ağaçla.
.kıyıya vuran saçmalıklarını görmüş insanlığın her okyanus kıyısında..
güzellik adına her şeyin terk edişini izlemiş dünyayı.
usulca ağlamış..sesini duyarsa insanlar daha da çirkinleşir diye..diz çöküp yalvarmış..
akıl dilemiş..merhamet dilemiş insanlığa..
bir el uzanmış gözyaşlarının yükselmesiyle kuyudan görünen beyaz kanatlarına..
bir insan eli dokunmuş tüylerine usulca.. okşamış..
korkuyla ve derin kederle bakmış yüzüne melek..çok geç demiş..
çok geç dokunmak için bir meleğin kanadına..
sığınmak için yardımsever kollarına tanrının..
önce kabul et aczini..bırak yüzündeki maskeyi.. tut aynayı kendine ve soyun ..
çıplaklığındaki çirkin suretini izle uzun uzun..
doldur bir bavula hırsını,bencilliğini,acımasızlığını,doyumsuzluğunu..
at bu kuyunun için öyle gel..
çok geç demiş insan..
çok geç vazgeçip maskelerden,temizlenip pisliklerden,aczimi görebilmek için aynada yansıyan yüzümde..
çok geç dokunmak için bir meleğin kanadına..
çok geç sığınmak için yardımsever kollarına tanrının..
gereksiz bir vajina kayganlığında tüm kavramlar.tıpkı bir abaza gibi koşuyorum peşinden anlamlandıramadıklarımın..neye gebe bilmem içimde hissettiğimin sonucu..suda doğurmalı korkuyu..plesenta içinde hala sandığı anda ise atmosfere çıkarmalı bir anda belki de..soprano çığlıklarıyla kırmalı bir bir tüm camdan kalpleri göğüslere zarar vermeden.. deşmek hayvanca bir güdü, aslında deşmemek insanlığın riyası..tek tek sıyırmalı bir cerrah becerisiyle almalı yüzsüzlüğüyle çelişenlerden yüz derilerini..nefret hapsedildikçe büyüyen, zincirlerden ilham alan bir atom bombası.patlıyor olur olmaz zamanlarda içimizde..kıskançlık çift yumurta ikizi.tel tel dökülüyor gecenin boşluğuna nefessiz bırakan düşler..kayboluyoruz kendi yarattığımız dünyalarda ve gün çıkmaz sokak işaretinin önünde ağlama günü.sokak tabelasına başımızı vurmanın anlamsızlığını da anlamsızlığını bile bile yaptıklarımızın listesine ekliyoruz.unutuyoruz çabucak atmosfer boşluğuna terk ettiğimiz ama bizi asla terk etmeyecek cümlelerimizi.yol olup yürüyeceğiz su olup içeceğiz elektrik olup aydınlatacak sanıyoruz yollarımızı ama nafile.. ne yol ne su ne elektrik olmaz cümleden olsa olsa bolca fatura kesilir hesabımıza…kim görebilecek kokunun sesini dersek şizofren oluyoruz.adlar koyuyoruz boşlukları dolduruyoruz aklımızca.hiç bir bok yapabildiğimiz yok saçmalamaktan başka.saçmaların parçaları saplandıkça yüreğimize ağlıyor,ağladıkça acımızla gelişiyoruz. geliştikçe çelişmiyor muyuz peki ?çelişkilerimiz azalmıyor onlarla yaşamayı öğreniyoruz sadece.yaşamayı öğrenemiyoruz bir türlü o ayrı.birileriyle yaşamaya çalışıyor bencilliğimizin koca duvarına toslayıp kafa göz yarıyoruz.bencilliğimizi beğenmiyor ama yenemiyoruz.en paylaşımcı anlarda benliğimizi kaybediyoruz götümüze kaçan kullanılmışlık kazığıyla, nefret tohumları serpiliyor serin bir su yerine yüreğimize.çatışıyor ben ve biz kavramları en biz anlarda ben azıp her şeyi mahvediyor ve biz ne resmin dışına çıkabiliyor ne de bu evrene sığabiliyoruz kendi aynamızda gördüğümüz kibir büyülü görüntümüz ile.yalanlarımızdan battaniyeler örüyor sarınıyoruz yalnızlıktan üşüyeceğimizi bildiğimiz uçurum kenarlarında.anlamsızlara yüklemeye çalıştığımız anlamlar intihar materyalimiz oluveriyor ya da bir cellat serin kanlığıyla can buluyor karşımızda. bir anda alsın canımızı diye dua etmeler faydasızlaşırken tek tek çekiyor tırnaklarımızı ayrılmaz sandığımız etlerinden.oysa onlarla kazıyarak aldık bu yolu diyerek dönüyoruz ana rahmine.yolsuzuz aldığımız tek şey soluk belki de.dumanla kirletiyoruz umutlarımızı nikotin kokuyor tutunmak istediklerimiz bile.tutunamadıklarımızı tuvalet kağıdına yazsak liste halinde kaç rulo harcarız önemsiz çünkü hergün kıçımızı siliyoruz biz o kağıtlara tıpkı boka buladığımız gibi elimizdeki her şey sandıklarımızı.elimizde hiçbir şey yok aslında.semazen edasıyla da dönsek dönüyoruz işte kendi çapımızda işin özü bu.

halim yok..

sıfatlarım var anlamlı anlamsız, gerekli gereksiz, gerçek ya da yalan sıfatlarım. İsteyip istemediğim sorulmadan adımın önüne getirilen, elimi kolumu bağlayan sıfatlar. Koskoca bir boşlukta yankılanan çığlıklara aldırmayan, neyle muhatap olsam yenisini kazandığım tek kavram. Kazanmak sayılmamasının sebebini ararken, önüme çarpan duvarda yazanlar galiba geceyi tutuşturan. Zaten gece değil mi en gerçek an? Gecem var benim olan, ben olmama izin veren, sormayan sorgulamayan, sessizce dinleyen, gerçek dost gecem var. Birkaç da biriktirdiğim, kıyıdan köşeden topladığım hecem.
Bir araya getirerek hiçbir şeyi anlatmaya çalıştığım, hiçbir şeyim var koskocaman, atamadığım, birbaşkasına üçbeş damla huzur karşılığında satamadığım.
Yollarım var dolu dizgin koşamadığım, hiçbir şey'imden kaçmak için kullanamadığım.
Koskocaman piton kolyelerim var en ufak hatamı gözleyen. Sabırla kımıldayıp birşey yapmamı bekleyen, o arada göz kamaştıran piton kolyem.
İnsanlar var gelen giden, bazen bir arkadaşa bakıp çıkma rahatlığında, bazen bu topraklar benim ısrarında, bazense geçici kandırmacalar kayganlığında insanlar. Benim olmadıklarını hep zor farkettiğim, farketmemek için uyku denen şarj aletini sakladığım insanlar.
Asıl korkularım var, hayat adını verdiğim kısa filmimin en has dekoru olan. Senaryosunu ve senaryosunun kontrolünü kaybettiğim kısa bi film olan hayat var. Başrolünden istifa ettiğim, senaryosundaki süprizleri tesadüfi figüranların belirlediği kısa filmim var. Ne kadar benim sayılırsa. Dekoru teslim ettiğim korkularım, teslim olma korkularım. Ellerimi havaya kaldırdığım anda savunmasız kalma korkularım. Hem gitmekten, hem kalmaktan korkularım. Gökyüzünde süzülen uçağın içinde olmaktan da, kaçırmış olma fikrinden de korkan, dengesiz, kokusuz, balon çalkantılarım var. Salladıkça sallayan,  kusana kadar yılmayan.
Çalkantılarıma ters yönde kuvvetle direnen saplantılarım, saplanmalarım var. Bu toprağa çakamadığım ama bana çakılan kazıklarım var. O hiçbir şeyimde yüzen susmalarım. Sessiz çığlıklarımı görmeyen kör maymunlarım.
Aşklarım var, var olduğunu sanmakla yanıldığım. Yanılgılarım var bir bavul dolusu. Eskilerim var, küçüldü bana diyerek komşu çocuklarına bırakamadığım, her bedenime uyan eskilerim.
Yaşanmışlık havuzum var, hergün bir daha atlayıp, her gece yeniden boğulmaktan kurtulamadığım.
Yapmam gereken bir dolu eylemim var birikmiş anlamsızca ve atmam gereken her yöne milyonlarca adımım.
Kusmam gereken variller dolusu hece kombinasyonum var daha ama hiçbir şeyimi hiçbir şey yapmaya bile halim yok.